• 20 Ekim 2018 Cumartesi
İran’ın Gözbebeği İsfahan

İran’ın Gözbebeği İsfahan

İsmini sürekli savaş, nükleer silah, Amerika’nın ambargosu ve Mollaları ile duyduğumuz ülke, İran…Yüzyıllardır komşumuz, halen milyonlarca soydaşımızın yaşadığı bir coğrafya, İran. Biz fotoğrafçekenler için çekiciliğini hep korumuş, farklı kültürlerin, görkemli İslam mimarisinin ve kadim medeniyetlerin coğrafyası, İran. Türkçemizde kullandığımız bolca Farsça kelimenin anavatanı, devrim öncesi çok modern olduğu söylenen, Humeyni’nin devrimi sonrası şeriat kanunları ile yönetilen, son dönem ülkemizde pek meşhur Rıza Sarraf’ın ülkesi İran…İran’a gerçekleştireceğimiz ilk seyahat öncesi aklımızdakiler işte bunlardı.Biraz endişe, çokca heyecan. Bir bilinmeze yola çıkıyorduk.

 

Biletlerimizi aylar evvel aldık, THY’nin tarifeli seferi ile 21 Nisan Cuma akşamı İstanbul Atatürk Havalimanından İsfahan’a uçacak, 24 Nisan Pazartesi gecesi ise dönecektik. Topu topu üç günümüz vardı bu büyük coğrafya için, bu sebebten iyi bir planlama, iyi bir rehber ve bolca şans lazımdı güzel fotoğraflar çıkarmak adına.Fotoğrafçeker olarak bir bölge de ilk defa bulunmak hem çok avantajlıdır, hemde çok zordur, bolca şans gerektirir. Avantajlıdır, çünkü gözler henüz alışmamıştır bölgedeki durağan, akan hayata. Bu sayede görsel zeka yeni bölgeye özgü enstanteneleri rahatlıkla yakalar ve fotoğraf makinasına kaydetme dürtüsünü iletir göze. Zordur, çünkü nerede ne olduğunu bilemezsin, ancak biraz internet araştırmasıyla, biraz rehberinin yönlendirmesi ile gidersin mekanlara. Kimi zaman doğru mekana varırsın saatin yanlış olur, kimi zaman doğru zamanda yanlış mekandasındır. Rastgele diyerek, çıktık yola…

Cumartesi sabah 1:20’de uçağımız İsfahan’a indi, pasaport kontrolünü ve gümrüğü sorunsuz geçtik. Sevgili rehberimiz Aziz bizi oğlu Armin ile kapıda karşıladı, konaklayacağımız otele doğru yola çıktık, 30 dakikalık bir yolculuk sonrasında otele varmıştık. Aziz ile sabah 7:00’de buluşmak üzere sözleştik. İran’da geçireceğimiz üç günün çok kısa olması sebebi ile gezi planlarımızı İsfahan eyaleti içerisinde sınırlamıştık. İlk gün yani Cumartesi Kashan ve Abyaneh’e gidecek, Pazar Varzaneh ve çevresini gezecek, Pazartesi ise tam günü İsfahan’da geçirecektik. Sabah sözleştiğimiz saatte rehberimiz Aziz otelimizden bizi aldı, kahvaltıyı yolda yaparız demiştik. Aziz evinden bir termosa çay doldurmuş, yoldan “Çörek” alırız dedi. Öyle yaptık, “Çörek” bizim yufkamız imiş meğer. Sıcacık “çörek” içine az beyaz peynir, sıcak çay… Kahvaltıyı yolda yapmış, ilk durağımız Abyaneh’e doğru seyir halinde idik. Abyaneh yaklaşık 350 kişilik nüfusu ile Natanz ilçesinin bir dağ köyü. Bizi bu köyü görmeye iten ise, asırlardır korumaya çalıştıkları kültürleri(dilleri,folklorleri) ve köyün kırmızı kerpiçten oluşan mimarisi idi. Bölgede ki kırmızı toprağı kullanarak yaptıkları kerpiç evler sayesinde bize göre bu köy “Kırmızı Köy” sıfatını sonuna kadar hakediyor. Bu köye giderken yol boyu geçtiğimiz kerpiç kaleler, sel felaketinden dolayı terkedilmiş kerpiç köyler o kadar çok vaktimizi aldı ki, Abyaneh’e vardığımızda güneş en sert halinde, en tepede idi. Ne zordur o ışıkta fotoğraf çekmek. Bizim için de zor, zorlama oldu. Öğle yemeği, kahve molası vs. ile zaman geçirmeye çalışmamıza rağmen sert ışık yumuşamamış, fotoğraf almamızı zorlaştırmıştı. Özellikle genciyle yaşlısı ile Abyaneh kadınlarının gündelik hayattaki giysileri, beyaz üzerine çiçek motifi işlemeli atkıları ve bizim Türkmen Yörük kadınlarımızda zaman zaman gördüğümüz üç etek benzeri alt giysileri ile Abyaneh kadınları çok fotoğrafiktiler. Fakat pek kolay olmadı onları fotoğraflamak, epey bir dil döktük, mümkün olduğunca sempatik olduk ve birkaç kare fotoğraflarını belgeleyebildik. Halbuki hiç sanıldığı kadar zor insanlar değil İran’lılar, gayet sıcakkanlı, misafirperver, hoşgörülü. Abyaneh ile ilgili tek eleştirimiz turistik olması idi. Gerçekten de hem yerli hem de yabancı turistler için popüler bir köy Abyaneh, elbette bu da yerel halk için ticari kaygıları getirmekte ve doğal olarak ülkemizde de yaşandığı gibi herkes birşey satmaya çalışmakta…

Abyaneh’den saat 15:00 sularında ayrıldık, Kashan’a doğru… Şimdiye kadar gördüğümüz İran bize birşeyler hatırlatıyordu hep, çok farklı değildi birçok şey, belki 20 sene öncesi idi Türkiye’mizin… Evet evet… Eski model arabalar, otobüsler, insanların kılık kıyafetleri ve vücut dilleri… Herşey aslında o kadar tanıdıktı ki. İsfahan’da, çıktığımız dağ köylerinde tertemiz yollar, sokaklar… Hiç şaşırmıyorduk artık, selam verdiğimiz biri bizimle Türkçe konuşmaya çalışınca. Sanırım bu ülkeyi sevmeye başlamıştık… Kashan’a vardığımızda nefis bir ışık vardı, iç çekiyor, “Bu Işık Abyaneh’de Olmalıydı” diyorduk, ama şimdi Kashan’da idik…Kashan’da ilk durağımız “Fin Garden” oldu, UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki bu bahçe, içinde ki havuzları ve portakal ağaçları ile görülmeye değer. Fin Garden’da fazla vakit kaybetmeden “Kashan Çarşısı” için yola koyulduk, fotoğraflardan gördüğümüz çarşı bizi heyecanlandırıyor, orada ki atmosferi solumak ve fotoğraflamak için can atıyorduk. Kashan çarşısı 800 yıldır hem şehrin, hemde İran’ın önemli ticaret merkezlerinden sayılmakta, çarşının hemen bitiminde ki kervansaraylar, medreseler ve camiler de bu savı desteklemekte. Çarşının muhteşem yapıda ki kubbeli meydanına vardığımızda nefesimiz kesildi ve uzun bir müddet fotoğraf dahi çekmeden sadece havayı soluyarak, kubbeyi, çarşıyı ve meydanı izledik. İnanılmaz bir deneyim, olağanüstü bir hissiyat ile öylece oturduk ve esnafı, ihtişamlı kubbeyi, çarşıyı seyrettik… Kashan çarşısı nefes kesici idi…

Otelimize vardığımızda neredeyse gece yarısı olmuştu.Sevgili Aziz ile sabah 7:00’de buluşmak üzere sözleştik, kahvaltı yine yolda olacaktı, sıcak “çörek”, peynir ve sevgili Aziz’in eşi Meryem hanımın evde hazırlayıp gönderdiği çay, taze domates vs.. Bol güneşli bir Pazar sabahına uyanmıştık, gökyüzünde bir tek bulut yok yine. Bugün güzergahımız Varzaneh olacak. Günümüzde yaklaşık 14.000 kişinin yaşadığı, 5000 yıllık tarihe sahip bu kadim şehirde ki çöl, kültürel yaşam ve kerpiçden yapılmış evler, kaleler hatta camiler tüm günümüzü bu bölgeye ayırmamıza sebeb olmuştu. Kötü de yapmamışız hani, o gün şansımızın da yardımı ile çok keyifli, bol fotoğraf üretebildik. Çölde ki tepe ve dokuların grafiksel çizgileri, kerpiç evler içerisinde ki yaşamlar, girdiğimiz bir tuğla fabrikasında tanıştığımız Afgan göçmen işçilerin ve çocuklarının hikayeleri… Evet o güneşli Pazar günü fotoğrafın şans melekleri bizim yanımızda idi. Eh, tedarikli olmadığımız için biraz güneşe maruz kaldık, pancar kırmızısından bir ton açık yüzler, ense ve kollar ile İsfahan’a döndük. Fakat bu güzel gün için bu kadarına katlanmak gerekirdi, hiç şikayetimiz yoktu, İngilizlerin söylediği gibi “no pain, no gain”.

Pazartesi İsfahan’da ki son günümüze uyandık. Gün boyu İsfahan’da olacaktık. Bu güzel şehrin camilerini, meydanlarını, köprülerini, çarşılarını gezecek ve yine birçok sıcakkanlı, hoşgörülü ve misafirperver İran’lı dost edinecektik. O sabah kendimizi şımarttık, sevgili Aziz bizi kahvaltı için evine davet etti, Meryem hanımın hazırladığı kahvaltı sofrasında “çörek” ve beyaz peynirden daha fazlasını bulmaktandı şımarıklığımız. İsfahan’da ilk durağımız İmam Meydanı (Nakş-ı Cihan) oldu. Günümüzde Tiananmen Meydanından sonra dünyanın en büyük meydanı burası, gerçekten ihtişamlı. Güzel olan, takdir edilmesi gereken yanı meydan çevresinde 2 katdan fazla bina için izin verilmiyor olması. Meydanın silüetinin bozulmaması için, ne güzel değil mi? Keşke İstanbul’umuz, İzmir’imiz, Bodrum’umuz için bizde bunu yapabilse idik. Meydanda ki İmam Camii ve Şeyh Beytullah camii güzel fotoğraflar veriyor sabahın ilk ışıkları ile bize. Bu dikdörtgen meydanın dört bir yanında ki kapalı çarşıda, halıdan, baharata, el işi gümüşlerden, yöresel kıyafetlere kadar herşeyi bulmak mümkün. Fakat bu çarşı biraz pahalı, sevgili Aziz’in uyarısı ile biz alışverişimizi burada değil, sebze meydanında yaptık. Bahsettiğim çarşı Mescid-i Cuma’nın da olduğu meydanda. Mescid-i Cuma’nın büyük kısmı Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah tarafından yaptırılmış, sonraki yıllarda eklentiler ve ilaveler ile şimdiki halini almış, inşaasına ise 8. yüzyılda başlanmış. Bu meydanın arka sokaklarını da tavsiye etmem lazım sizlere, şehrin eski yerleşim alanlarından olan bu bölge de tarihi evler, camiler, çeşmeler ve yaşayan bir kültür var. İşte bu sokaklara girdikten sonra çıkmamız pek mümkün olmadığı için listemizde ki bir çok yeri görmeyi de ıskalamış olduk, “olsun tekrar geleceğiz” avuntusu ile gün bitti…

Bugün gerçekten şımarma günümüzdü, akşam yemeği için Meryem hanım nefis bir sofra hazırlamıştı, İran’da ki yasaların ve kuralların elverdiği ölçüde hiç eksik yoktu sofrada. Kebablar, mezeler, kelle paça çorba, İran’da üç gündür gözümüz ve ruhumuzun yaşadığı şölen sonrasında, damağımızda bir şölendeydi şimdi… Aziz ve ailesinin yakın ilgisi sanki Anadolu’da bir şehirdeymişiz hissiyatı uyandırdı, ne kadar benziyorduk birbirimize… Kısa seyahat bitmişti… Onlarca soru işareti ile geldiğimiz bilinmez ülke bizi öyle bir sarmala almıştı ki, yine gelecektik. Ve artık İran bizim için nükleer silahtan, savaştan, ambargodan, Şeriat’dan daha fazlası idi. Onlarca dost, onlarca güzel anı ve fotoğraf ile İstanbul’a dönüyorduk, tekrar geleceğimizin sözü ile Aziz’e sarıldık, vedalaştık…

İran Fotoğraf Gezisi İpuçları:
-Yerel bir rehber edinmeniz çok avantaj sağlayacaktır
-İnsan fotoğrafı çekerken mutlaka izin alın
-İsfahan için Nisan sonu veya Mayıs başı, ya da Aşura zamanı ziyaret için uygun tarihler, Nisan ayı başında ki Navruz bayramını seyahatiniz öncesi mutlaka göz önünde bulundurun
-Işık genelde sert, yanınızda polorize filtre götürmeniz işe yarayacaktır
Murat Özçelik – EFIAP

Fotoğraflar : Tolga Özdemir – AFIAP / Murat Özçelik – EFIAP

Benzer Yazılar